Namaz kılmak İslam'ın şartlarından ikincisi
ve ibadetlerin en önemlisidir. Günde beş vakit olarak her müslüman
için farzdır. Beş vakit namaz tek başına ve topluca (cemaatle)
kılınabilir. Namaz kılmak için yapılan câmiler İslam mimarisinin
en önemli yapılarıdır. Haftada bir cuma namazları topluca camilerde
kılınır. Yılda iki defa kılınan Bayram namazları da aynı şekilde
toplu olarak kılınır. Cemaatle kılınan namazlar dînin sosyalleşmesinin
en belirgin örnekleridir.
Bir hadiste: "Evimizin önünden akan bir nehir olsa, günde
beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç
eser kalır mı? İşte beş vakit namaz böyledir, günahları siler
süpürür."1 buyrulmuştur. Yani namaz insanın
ruhunu yıkar, kalbini saf ve temiz hale getirir.
Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle, yerdeki ve gökteki bütün varlıklar
Allah'ı tesbih ederler, (İsra 17/44) yani kendi dilleriyle O'na
ibadet halindedirler. İşte namaz onların hepsinin ibadet şekillerini
içinde toplamaktadır. Metafizik bir bakışla, dağların dikey,
hayvanların yatay vaziyette; bitkiler kökleriyle besinleri aldıkları
için onların da başları aşağıda olarak, hal diliyle fiilen Allah'a
ibadet ve tâatte bulundukları söylenebilir.2
İnsan namazda kıyamda iken dikey, rükûda yatay bir halde bulunur.
Secdede ise başı yerdedir. Bu sonuncu halde iken Allah'a âzamî
derecede yaklaşır. Secde vaziyeti insanın Rabbine en yakın olduğu
haldir. İnsan Allah karşısında maddî olarak ne kadar eğilir
ve küçülürse, mânen o nispette büyür ve yücelir.
Namaza başlama tekbiri sırasında "Allah'ü Ekber" diyerek elini
kaldıran insan sanki şunu demek ister: "Ben şu anda bütün dünyevî
kaygıları ve maddî düşünceleri, kısacası Hak'tan gayri her şeyi
elimin tersiyle arkaya atıyor ve yüce Mevlâ'nın huzuruna çıkıyorum."
Bu niyet ve duyguyla ibadete başlayan kişi; namaz sırasında
Allah'a tam bir yakınlık içinde olacaktır. Onun için "Namaz
mü'minin mîracıdır."3 buyrulmuştur. Mîraç
sırasında Sevgili Peygamberimiz nasıl ki, Allah yakınlığının
son noktasını yaşamışsa, müslüman için de namaz, Allah'la beraber
olmanın yoludur.
Kur'an-ı Kerim'de namazın kötülüklere engel olacağı belirtilir
(Ankebut 29/45). Namaz kıldığı halde ahlâksız davranışlardan
geri kalmayan kimse, büyük ihtimalle zamanla düzelecektir. Bunun
örnekleri az değildir.
Namazın özü: a) Allah'ın huzurunda kalbin huşu ile yani saygı
ve korku ile dolması, b) Dil ile Allah'ın anılması, c) Bedenle
O'na âzamî derecede tâzim ve saygı tavrı sergilenmesinden ibarettir.
Bu üç unsur öteki dinlerin ibadetlerinin de özü sayılır. Bu
üçü arasında en önemli olan ise birincisidir. Dilsiz kimse ikincisini,
kötürüm kimse de üçüncüsünü yerine getiremeyebilir. O halde
namazda özün özü kalpteki Allah'a yöneliş, O'na olan sonsuz
saygı ve sevgi duygusunu canlı tutuştur.4
Allah'ı seven ve sayan O'nun emirlerine uyup yasaklarından
kaçacaktır. Sahibini ahlâksızlık sayılan tutum ve davranışlardan
vazgeçirmeyen namaz faydasızdır. Kur'an'da gaflet içinde ibadet
edenler için "Yazıklar olsun o namaz kılanlara" "(Mâun
Sûresi) buyrulur. Hadiste: "Nice namaz kılanlar vardır ki,
kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir."5 denir. Yunus Emre şöyle der: "Bir kez gönül yıktın
ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün
yumaz değil."6
Kur'an-ı Kerim' de namaz "zikir", yani Allah'ı anma, O'nu hatırlama
olarak da ifade edilir (Ankebut 29/45). Bir kimsenin namazı,
o sırada Allah'ı hatırlaması ölçüsünde değer taşır. Gaflet içinde
kılınan namaz şeklen namaz olsa bile, gerçek namaz olmaktan
uzaktır. Bununla birlikte namaz sırasında bir an bile Allah'ı
hatırlayıp, kendini O'nun huzurunda hissetmek dahi bir başarıdır.
İnsan namaz kılarken en azından böyle bir huzur ânını yakalamayı
düşünmelidir. Bu büyük bir mutluluktur. Bu ânın başlama tekbiri
sırasında yakalanması daha uygun ve kolay olur.
Gerçek namaz mîrac olmaya aday namazdır. Gündelik namazlarımız
onun taklidi sayılır. Özlenen o asıl namaza ulaşabilmek için
ihlâs ve samimiyetle gayret göstermeye devam etmelidir. Hep
aynı noktada çakılıp kalmak, bir gelişme göstermemek hoş değildir. "İki günü biri birine eşit olan ziyandadır."
Namazdaki hareketleri ve taşıdıkları mânâları biraz daha yakından
ele alalım. İ. Hakkı Bursevi başlama tekbiri alırken iki elin
birden kaldırılmasını şöyle yorumlar: "İşin gerçeği şudur: Sağ
el âhiretten, sol el dünyadan ibârettir. Elleri kaldırmak ise,
dünya ve âhiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve
her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır."
Aynı müellifimiz, abdesti mâsivâdan ayrılmak, namazı ise Hakk'a
kavuşmak olarak değerlendirir (Vudu ki mâsivâdan infisal, salât
ki Hakk'a ittisaldir).7
Namazda ilk okunan dua olan "Sübhâneke" kelimesinin anlamı "Allahım seni tesbih ve tenzih ederim, sen en yücesin, sen
en büyüksün" demektir. Bu düşünce ve duygularla Allah'a
yönelen kul, O'nu içinde duymaya çalışır.
Daha sonra "Fâtiha" suresi okunur. Burada Rab'la bir konuşma
söz konusudur. Önce Allah'a hamt edilir. O'nun âlemlerin Rabbi
olduğu, her şeyin sahibi ve hâkimi bulunduğu belirtilir. "Yalnız
sana kulluk ederiz." denir. Bu, tasavvufta "fark" makamının
ifadesidir. Daha sonra "Yalnız senden yardım dileriz." denir.
Bu ise "cem" makamının simgesidir.8 Yani bana
kulluk etme imkan ve gücünü veren de sensin demektir. O halde:
"Ya Rab, ben sana sığınıyorum. "Bizi sırât-ı müstakîme (doğru
yola) ilet." diye dua ve niyazda bulunulur.
Bir kudsi hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben namazdaki
Fâtiha suresini kulumla kendi aramda yarı yarıya bölüştürdüm,
kulumun istediği onundur." der ve şöyle devam eder: Kul "Elhamdü
lillâhi Rabbi'l'âlemîn" dediği zaman, Allah: "Kulum beni senâ
etti" der. Kul: "Mâliki yevmiddîn" dediği zaman, "Kulum beni
övdü" der. Kul "İyyakena'budu ve iyyakenestain" dediği zaman:
Allah: "Bu kulumla benim aramdadır ve kulumun istediği hakkıdır"
der. Kul: "İhdine'ssırâta'l-müstakîm sırâtallezine en'amte aleyhim
gayri'l-mağdubi aleyhim ve le'ddallîn" dediği zaman Allah: "İşte
bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır" buyurdu."9
"Rükû" eğilmek demektir. Allah'a saygının, Onun büyüklüğünü
itiraf etmenin fiilî şeklidir. İnsan aziz (izzet sahibi, değerli)
bir varlıktır. Başka fâni varlıklar karşısında eğilmek ona yakışmaz.
Allah'ın huzurunda eğilip, kulluğun sâdece O'na âit olması gerektiğini
bilenler, başkaları önünde eğilmezler. "Hakîkî hürriyet ubûbiyyettedir."10 Bir tek kapıya, yani yalnızca Allah'a kul olmasını bilenler
başka kulluklardan; insana, paraya, mevkiye, şöhrete kul olmaktan
yakalarını kurtarmış olurlar.
Rükûda Allah'ın azamet ve yüceliği dile getirilirken, doğrulunca
da şükrün O'na mahsus olduğunu belirten sözler söylenir. Bir
hadiste Allah'ın bu sözleri işittiği müjdesi verilir.11
Secde hâlinin, namazda insanın Allah'a en yakın vaziyet olduğuna
evvelce değindik.12 Namazın sonunda okunan "Ettahiyyâtü"
duasıyla ilgili şöyle bir görüş vardır: Bu dua, Miraç'ta Hz.
Peygamber'le Yüce Allah arasında geçen bir konuşmanın hâtırasıdır.13 O mutlu anda Resulullah "Her türlü selâmın, duanın, güzelliğin
Allah'a yönelik olduğunu" söyler. Allah da: "Ey Peygamber selâm/esenlik,
rahmetim ve bereketim sana olsun." diye mukabelede bulunur.
Bunun üzerine Hak Resûlü: "Esenlik ve güzellikler aynı zamanda
Tanrı'nın iyi kullarının da üzerine olsun." der. Ve şehâdet
kelimesiyle duasını bitirir.
Namazın mü'min için mîraç olduğunu söylemiştik. Namazını bu
duygularla kılabilen kişi, Tahiyyat duasını okurken, onun anlamını
da düşünerek aynı şuur ve aynı düşünceyi kafasında, gönlünde
canlandırmaya çalışır.14 Böylece Rabbiyle konuşmasını
devam ettirmiş olur. Bir hadiste, namaz sırasında Allah'ın kıble
ile bizim aramızda olduğu belirtilir.15 Burada elbette
maddî bir keyfiyet söz konusu değildir. Okuduğu sure ve duaların
mânâlarını da göz önünde bulunduran kişi, namazda Rabbiyle karşı
karşıyaymış, O'nunla konuşuyormuş gibi bir yakınlık duygusu
hissetmeye çalışmalıdır.
Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez.
Gönül ehli şöyle diyor: "Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak
için çalınız. Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir.
Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez. Bu yüzden namaz terkedilirse
mânevî kayıp büyük olur."
Namazda Allah'ın huzurunda bulunduğunun farkında olmayan ve
aklı fikri ticaretinde veya başka dünyevi işlerinde takılıp
kalan kimse, gerçek anlamda namaz kılmış sayılmaz. Hz. Ali'nin,
bacağına saplanan bir okun çıkarılması sırasında, onun vereceği
acıyı hissetmemek için namaza durduğu ve o esnada çıkarma ameliyesinin
yapıldığı söylenir.16 Gerçekten, zihin daha önemli
bir şeyle ciddi şekilde meşgul olursa, fiziksel acılar duyulmaz.
Bu yönden namazın öteki ibadetlerden farklı bir özelliği vardır.
Namaz kılan kimse, görünüş olarak da başka hiçbir şeyle meşgul
olamaz. Namazı onu diğer işlerden alı kor. Meselâ oruç tutan
bu sırada alış veriş yapabilir, Hac ibadetinin yapıldığı günlerde
de bu mümkündür. Namaz sırasında ise bu kabil şeyler söz konusu
değildir. Yûnus Emre şöyle der: "Bir dona kan bulaşacak yumayınca
mismil olmaz / Gönül pası yumayınca namaz edâ olmayısar."17
İsmail Hakkı Bursevî beş vakit namaz için şöyle bir sıralama
yapar: Sabah namazı sırr 'ın payıdır. Çünkü o, gecenin
karanlığına yakın bulunması dolayısıyla, öteki namazlara göre
"gayb"tır. Nitekim "sır" da sair kuvvelere göre gaybdır.
Öğle namazı rûh 'un payıdır. Çünkü ora rûhun zuhûru
miktarınca tam zâhir oluş vardır. Ruh âlem-i halktandır. Zira
her ne kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvelerdeki tezahürleri
cihetiyle eserleri müşahede edilir.
İkindi namazı kalb 'in payıdır. Çünkü o orda namazdır,
nitekim kalb de uzuvların ve kuvvelerin ortasındadır. Bunun
içindir ki "Kalb iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur, o bozulduğu
vakit bütün ceset bozulur."18
Akşam namazı, kendisinde nurun batması dolayısıyla nefs'in
payıdır. Nefs, "emmâre" mertebesinde karanlık ve siyahtır. "Levvame"de
karanlığı hafifler. "Mülheme"ye intikal ettiği zaman aydınlanmaya
başlar. Nihayet "mutmainne" olunca onun hali, güneşin doğuşu
sırasındaki insan durumuna benzer.
Yatsı namazı, tabiat 'ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın
vasıflarından olan uyku vaktidir.19
Sufî müfessirimiz, namaz vakitlerini meleklerin kanatlarına
benzetir, insanın onlarla mâna âleminde uçtuğunu söyler. Cesedi
göklere yükselmeye yetmeyen için mânevî mîrâcı tahsil etmek
üzere namaz konulmuştur. Mânevî kanat maddî kanattan daha güçlüdür.
Namaz rekâtları, organların hareketine muhtaç bulunmak itibâriyla
her ne kadar maddî bir görünüme sahipse de, sahip oldukları
hususlar ve onlardan hâsıl olan neticeler manevîdir.
Namazda asıl olan "iki rekât" olarak kılınmasıdır. Bu da Allah'ın Cemâl ve Celâl'ine işarettir. Daha sonra bu iki
rekât üzerine bir veya iki rekât ilâve edilmiştir. Şöyle ki:
Sabah namazı iki rekât olarak farz kılınmıştır. Öyle bir vakitte
ki: Bir taraf gecedir, gece Zâtî Celâl mertebesi olan "Lâ taayyün"
mertebesine işaret eder; bir tarafı gündüzdür. Gündüz vücûdî
ve hakîkî Cemal mertebesi olan "Taayyün" mertebesine işaret
eder. Ayrıca sabah namazının birinci rekâtı Celâl mertebesine,
ikinci rekâtı Cemâl mertebesine işarettir. İki rekâtın toplamının
birliği, kendisinde bu iki mertebenin toplandığı Kemâl-i Zâtîye
işarettir.
Akşam namazı sabah namazının aksidir. Çünkü Ahadiyyet-i câmia
onda gizli bunda açıktır. Nitekim akşamda birinci rekât Celâl'e,
ikincisi Cemâl'e, üçüncüsü ise Kemâl-i câmia işarettir.
Yatsı namazı, dört rekâtıyle "Lâ taayyün"e işarettir. Burada
gecenin vücûdu için celâl mertebesinde bilkuvve; zat, isimler,
sıfatlar ve fiiller olarak dört taayyün söz konusudur.
Öğle namazı, dört rekâtı ile gündüzün vücûdu için cemâl-i ilâhî
mertebesinde bilfiil aynı dört taayyüne işarettir.
İkindi namazı, dört rekâtı ile, bu vakitte başkalaşma (tegayyür)
olduğu için bilfiil cemâl-i kevnîye işarettir. Bu tasnifte bir
ölçüde namaz vakitlerinin özelliğine de değinildiği görülür.20
Müellifimiz namazın sonundaki selâmlar hakkında şu beyanda
bulunur: "Namaz kılan, vuslat ve cem'in ancak tevhid
ile gerçekleşeceğine işaret olmak üzere, namaza tekbirle girer;
ayrılık ve fark'ın ikilikte olacağına işaretten namazdan
iki selâmla çıkar. Tevhîde girdiği zaman vuslat âlemine girmiş
olur. Buradan namazın maddî şekli ile elde edilen mânevi mîracın
değeri anlaşılmış olur. Bunun için Peygamber (as), daimî mîraçta
olmasına rağmen "Bizi rahatlat ey Bilâl!"21 buyurmuşlardır."
Serrac'a (ö.378/988) göre namazda kıyam edebi, Allah'ın huzurunda
bulunma şuurudur. Kıraat edebi, Kur'an âyetlerini gönül kulağıyla
dinliyormuş gibi, yahut da Allah'a okuyormuş gibi bir duyguyla
okumaktır. Rükû edebi, Allah'ı yüceltmek, kendisini bir toz
zerresi gibi görmek, "Semiallahü limen hamideh" sözünü Allah'ın
işittiğini bilmektir. Secde edebi, Allah'a en yakın olma halini
hissetmek ve O'nu aziz bilmektir.22
Hucviri (465/1072) namazın şartlarıyla ilgili olarak şu yorumları
getirir: "Zahirde necâsetten, bâtında şehvet ve süfli arzulardan
arınmak ve temizlenmektir. Zahirde elbiseyi necasetten temizlemek,
bâtında bu elbiseyi helâl yoldan temin etmektir. Zahir kıblesi
Kâbe, batın kıblesi Arş, sırrın kıblesi müşahededir. Nefs mücahedesi
ile uğraşmak namazdaki kıyam gibidir. Zikr-i dâim namazdaki
kıraat gibidir. Namazda huşûun şartı sağında solunda kimin bulunduğunu
bilmemektir."23
DİPNOTLAR: 1. Müslim, Mesacid, 283. 2. Bu konuda bk. M. Hamidullah, İslama Giriş, 85; A. Avni
Konuk, Fususu'l-Hıkem Terceme ve Şerhi, IV, 337, İstanbul, 1992. 3. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, Yûnus
suresi 10. âyetin tefsiri. 4. Bk. Şah Veliyyullah Dehlevî. Huccetullahi'l-Baliğa. I, 286, çev. Mehmet Erdoğan, İz
Yayıncılık, İstanbul, 1994; S. Uludağ, age, 82. 5. İbn
Mâce, Sıyam, 21. 6. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı),
133. 7. İsmail Hakkı Bursevi, Kitâbü'n-Netice II, 62,
Hazırlayanlar: Ali Namlı - İmdat Yavaş, Însan Yayınları, İstanbul
,1997. 8. Kuşeyrî, Risâle, çev. Süleyman Uludağ, 155, Dergâh
Yayınları, İstanbul 1978. 9. Müslim, Salât, 37; İbn Arabî,
Mişkâtü'l-Envâr, çev. Mehmet Demirci (Nurlar Hazînesi), 98-100,
İz Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, 1994. 10. Bk. Kuşeyrî,
Risale terc. "Hürriyet" bahsi, s.316. 11. Müslim, Salât,
62; Nurlar Hazinesi, 98, 12. Müslim, Salât, 215. 13. Bk. Ahmet Naim, Tecrîd-i Sarih terc, II, 876. Tahiyyat duasının
bu mânâda yorumu için bk. Halûk Nurbaki, Tek Nur, 144, İstanbul
1989. 14. Bk. Sühreverdi, Avârifü'l-Maârif, çev. H.Kâmil
Yılmaz - İrfan Gündüz (Tasavvufun Esasları) s. 393, Erkam Yayınları,
İstanbul 1989. 15. Buhari, Salât, 33; Tecrid-i Sarih terc.
II, 353. 16. Benzeri bir olay için bk. Hucviri, age, 441. 17. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı), 56. Beytin yorumu için
bk. Mehmet Demirci, Yunus Emre'de İlâhî Aşk ve İnsan Sevgisi,
127, 2. baskı, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul, 1997. 18. Buhari, İman, 39; Müslim, Müsakat, 20. 19. İ.H.Bursevî,
Ecvibe-i Hakkıyye, vr. 49/a-b, Süleymaniye K. Es'ad Efendi no.
152/2. 20. Bursevi, Ecvibe, vr. 53/a 21. Ebu Davud,
Edeb, 86; Ahmed b. Hanbel, V, 371. 22. Ebu Nasr Serrac
et-Tûsî, el-Luma, çev. H. Kâmil Yılmaz (İslam Tasavvufu), 160,
Altınoluk Yayını, İstanbul, 1996. 23. Hucviri, Keşfü'l-Mahcub
terc; (Hakikat Bilgisi) 436.
Kaynak: Altınoluk Dergisi
|