Meleklere İmam Olan Zaat
Kûfeli Arfece, gündüz beş vaktinin yanına beş daha katmakla
kalmaz, gecenin büyük bir kısmını da ibâdetle geçirmeye devam
ederdi.
Bir gece yatsıdan sonra ziyaretçiler geldiler Arfece ise o saatte
ziyaretçi kabûl etmezdi. Meşgul olduğunu, boş vaktinde gelmelerini
söylerdi. Ne var ki, annesi bu defa ziyaretçilerin boş çevrilmesine
razı olmadı, oğlunun izni olmadan ziyaretçileri içeri alıp,
gece yarısına kadar sohbet etmelerine sebeb oldu.
Gece yarısından sonra giden ziyaretçileri müteâkip uykuya yatan
Arfece'nin annesi, gördüğü rü'yasını sabah şöyle anlattı:
- Rüyamda büyük bir cemaatle karşılaştım. Dizilmişler, bana
şöyle sitem ediyorlardı: "Arfece'nin annesi! Bizim imamımıza
niçin mâni oldun, bizi gece yarılarına kadar ibâdetten niçin
menedip imamsız bıraktın?"
Anlaşılan, Arfece gece namazı kılarken melekler de gelip ona
uyar, cemaat olurlarmış. O gece imamlarının sohbetle meşgul
olduğunu görünce buna sebep olan anneye sitem etmiş, imamlarını
niçin meşgul ettiğini sormuşlardı.
Bundan dolayıdır ki, gece namazlarını tek başına kılan kimse,
isterse imam gibi sesli okuyarak kılar. Umulur ki, melekler
ona uyup cemaatini teşkil ederler.
Nitekim ashabdan birçok zat, çölde namaz kılarken sahra dolusu
meleğe imamlık etmiş, kuşlar gibi uçup gelen ruhanîler, tek
başına sesli ibadet eden o muhterem zâtlara cemaat olmuşlardır.
Hâtıra gelen odur ki, insan meleklerin imamlığa kabûl edeceği
şekilde günahtan uzak olmalı, yalnız kıldığı namazlarda bu mânâyı
daima hatırda tutmalıdır.
Kaynak: Ahmed Şahin, Onlar Böyleydi.
Zamanın Değerini Biliyor muyuz?
Almanca dil kursundayım. Hoca çok disiplinli biriydi. Bilhassa
zaman açısından hiç müsamahası yoktu. Bir hafta boyunca, kimin
ne kadar dakika geç geldiğini tespit ediyor ve onları geç geldikleri
toplam süre kadar sınıfta tutuyordu. Tabiî bu durum, zaten kursa
zor zaman ayırmış iş sahiplerinin hiç de hoşuna gitmiyordu.
Bir gün haftalık cezası 18 dakika tutan bir arkadaşımız kızarak
şöyle dedi:
- Neredeyse saniyeleri de hesap edeceksiniz. Neyse hatırınız
için bir başka zaman on dakika kalayım sınıfta. Şimdi çok âcil
bir işim var..
Yaşlı Alman gözlerini kırpıştırarak bir süre süzdü bu arkadaşı
ve şöyle konuştu:
- Olmaz. Çünkü siz âcil işlerinize bu kadar önem vermiş olsaydınız
şimdi benden onsekiz dakikalık bu cezayı almazdınız. Zira ders
de sizin için günlü saatli âcil bir işti. Bu bakımdan şimdi
kalacaksınız ve onsekiz dakikalık bir ders vereceğim size.
Belli ki, hoca da kızmıştı. Ben de merak ederek kaldım sınıfta.
Sıra aralarında bir kaç tur attıktan sonra şöyle konuştu:
- Arkadaşlar zamanı iyi kullanmıyorsunuz. Hatta bu konuda benim
gösterdiğim hassasiyete kızıyorsunuz. Ama ben haklı olduğuma
inanıyorum. Belki de içinizden 'ne olacak gâvur kafası' diyorsunuzdur.
Masasına gitti. Çantasından basılı bir broşür çıkardı.
- Şuna bakınız lütfen, dedi. Bu bir tren tarifesiydi. Arkadaş
göz ucuyla bakıp iade edecekti ki, "hayır daha iyi tetkik
etmenizi istiyorum" dedi. Trenlerin kalkış ve varış saatlerini
tercüme ettirdi. Bunlar hep değişik ve karmaşık rakamlardı.
Meselâ kalkış saati 18.18 idi, 21.34'tü. Varışlar da hep öyleydi.
12.46 gibi, 9.27 gibi..
Onsekiz dakikaya cezalı arkadaşımız bu minval üzere uzayan rakamları
görünce Hoca'ya dedi ki:
- Bakınız işte burada Avrupalı kafanın mantıksızlığı açıkça
görünüyor. Ne demek yani onsekiz geçeler, 12 geçeler, 36 geçeler..
Şuna üç buçuk, dört buçuk deseniz olmaz mı? Hiç olmazsa, çeyrek
geçe deseniz de, hem de akılda kalacak bir sayı ve saat olsa..
Yaşlı Alman'ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm gezindi.
Ve bakışlarından söyletmek istediği düşünceyi yakalamış olduğu
belli oldu.
- Bana bak, dedi. Kendinize hakaret etmeyin. Çünkü bu tarifenin
böyle düzenlenmiş olması, "Avrupalı kafa"nın mantıksızlığı
değil, Müslüman kafanın tutarlılığıdır. Çünkü, biz zamanı kullanmayı
ve değerlendirmeyi Müslümanlardan öğrenmişizdir. İşte bu tren
tarifesi de aynı anlayışın güzel bir örneğidir.
Bizler hayret ve şaşkınlıkla ona bakarken, hoca şöyle devam
etti:
-Siz Müslümanların ibadetlerinde yer önemli değildir. Dünyanın
her yerinde ibadet edilebilir. Ama zaman çok önemlidir. Çünkü
her ibadetin kendine ait bir vakti vardır. Hattâ bu vakit ibadetin
şartıdır. Yani vakitsiz ibadet ifa edilmiş sayılmaz. İbadetlerin
vakitleri de bizim tren tarifesi gibi, hep böyle 18, 17, 13,
10, 9. gecelerdir. Üstelik bu saatler de devamlı değişirler.
Bugün sabah namazını 7.21'e kadar kılabilirsiniz. Ama yarın,
7.22'ye kadar da kılabilirsiniz. 23 geçe olmaz. Sadece namaz
böyle değildir. Oruca başlama ve bitirme saatleri de böyledir.
Bu ince hesaba dayanan ibadet saatleri üstelik her gün değişmektedir.
Böylece de Müslümanlar her gün değişmekte olan zamana karşı
uyanık durmakta, zamanın kıymetini anlamakta ve onu iyi değerlendirmek
üzere hazırlanmaktadırlar. İbadetlerini yapan bir Müslüman her
gün değişen dakikalara ayak uydurmaya ve dakikaları değerlendirerek
yaşamaya mecburdur. Bizim zamana bakışımızın ilham kaynağı
Müslümanlardır."
Yaşlı Alman Hoca "Çıkabilirsiniz" dediği zaman, hepimiz
tarifi imkânsız bir mahcubiyet içindeydik.
Kaynak: Vehbi Vakkasoğlu, Sûr Dergisi, Ocak
1987
Müslüman'ın Saati
"İstanbul'u yenileştiren ve yerlilerini şaşırtan istilâların
en gizlisi ve te'sirlisi, yabancı saatlerin hayatımıza girişi
oldu. "Saat"dan kasdımız, zamanı ölçen âlet değil,
fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz,
giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve ananeden hayat
alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de "saatlerimiz
ve "gün"lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını,
şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi.
Madenden eski kapaklar altında saklı tutulan eski mâsum saatlerin
yelkovanları, yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki
hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları
üzerinde yürürler ve sahiplerini zamandan, aşağı yukarı bir
doğrulukla haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler,
orada açan, kâh sağa, kâh sola meyleden, güneşten rengârenk
çiçeklerdi. Yabancı saat alışkanlığından evvel, bu iklimde,
iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, vakitlerin
kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, büyük
bir canavar hâlinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına
kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanınmazdı.
Işıkta başlayıp ışıkta biten, oniki saatlik kısa, hafif, yaşanması
kolay bir günümüz vardı.
Müslüman'ın mes'ud olduğu günler, işte bu günlerdi. Şerefli günlerin
vakıalarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi astronomi hesaplarına
göre bu saat iptidaî ve hatâlı bir saatti. Fakat bu saat, hâtıraların
kutsi saatiydi.
Alafranga saatin âdetlerimiz ve işlerimizde kabûlü ve alaturka
saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere
bırakılmış battal bir "eski saat" hâline gelişi, hayata
bakış tarzımız üzerinde korkunç bir tesire sâhip olmamış değildir.
Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği,
bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman
şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest
bırakan, geniş, kayıtsız dostlardır. Gelen yabancılar ise, hayatımızı
bozup, onu meçhul bir düstûra göre yeniden tanzim ettiler. Ve
ruhlarımız için çok tanınmaz bir hâle getirdiler.
* * *
Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını
etrafımızda altüst ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini
harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok,
uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" meydana getirdi.
Bu, Müslümanın eski mes'ud günü değil, sarhoşları, evsizleri,
hırsızları ve kâtilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar
fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin
acı ve sonu gelmez günüydü. Unutulan eski saatler içinde eksikliği
en çok hasretle hatırlanan saat, akşamın onikisidir. Artık "on
iki" solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin
Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kapandığı,
ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerinden
çıkıp uçuştuğu o te'sirli ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden
koparak, kâh öğlenin sıcağında ve kâh gece yarılarının karanlığında
mevcut olmayan bir zaman bildiren bu saat, şimdi hayatımızda
renksiz ve şaşkın bir noktadır.
Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve şa'şaalı dakikasını
dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün
getirdiği geçim şekli de bizi fecir âleminden uzak bıraktı.
Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve
getirenlerin ahmak gözleriyle, ızdırap çekenlerin şişkin kapaklar
içinde bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar
için fecrin pırıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat
ipinin kanlı ilmiğini aydınlatan bir ışıktır. Halbuki fecrin
saati, Müslüman için, rü'yâsız bir uykunun sonu ve yıkanma,
ibâdet, neş'e ve ümîdin başlangıcıdır.
Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en
güzel tecellîlerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte
görmemiş olan gözler, taşa en İlâhî mânâyı veren o akılları
hayrette bırakan mimarîyi anlamış değillerdir.
Esmer camiler, fecirden itibaren semavî bir altın ve semavî
bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının tamamlanmamış eserleri
o saatte tamamlanır. Bütün mâbedler içinde, güneşten ilk ışık
alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için
havalarda yükselir.
Şimdi heyhat! Eski "saat"le beraber akşam da, fecir
de bitti. Birçoklarımız için fecir artık gecedir. Ve bir çoklarımızı
güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli,
ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken
buluyor.
Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena
günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve hased sürülerinin
bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz.
Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara
bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini
gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz, gündüz
olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar
gibi, biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz."
Kaynak: Ahmed Haşim
İslam Kolaylık Dinidir
İslam'ın kolaylıklar dini olduğunu gösteren, Asr-ı Saâdet'te
cereyan etmiş pek çok vâkıa vardır. Onlardan bazılarını burada
zikredeceğiz.
Enes bin Mâlik Hazretleri anlatmaktadır:
"Nebî (sav) bir gün mescide girdi. İçeri girer girmez de
gözüne mescidin iki direği arasına çekilmiş bir ip ilişti.
- Bu ip nedir? diye sordu. Sahâbîler:
- Bu, Zeyneb'in ipidir. Zeyneb, nâfile namaz kılarken ayakta
durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor, dediler. Peygamber (sav):
- Hayır, (İbadette böyle güçlük ihtiyâr olunmaz.) Bu ipi çözünüz.
Sizden biriniz zinde ve neşeli oldukça namazını ayakta kılsın.
Yorulunca da hemen otursun. (.. Ve namazını oturduğu halde tamamlasın.)
buyurdu."
Kaynak: Cep İlmihali, Mehmed Dikmen, Cihan
Yayınları
Sizler nefret ettiriciler misiniz?
Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den:
"Resûlüllah'a (sav) biri gelip:
- Yâ Resûlâllah. Filânca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor
ki, nerdeyse namazı terk etmeyi ister hale geliyorum," dedi.
Peygamber (sav) derhal cemaate hitaben bir konuşma yaptılar.
Onu hiçbir hitabesinde o günkü kadar öfkeli görmemiştim. Buyurdular
ki:
- Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz?
Her kim halka namaz kıldırırsa hafif tutsun. Çünkü cemaatın
içinde hasta, zayıf, hâcet sahibi olanlar bulunabilir.."
Görüldüğü gibi Peygamberimiz hiçbir zaman, insanları dinden
uzaklaştıracak, soğutacak, nefret ettirecek davranışlara kızdığı
kadar başka hiçbir şeye öfkelenmemiştir. Mü'minin vazifesi,
İslam'ı insanlara daima güzel göstermek, onları dine ısındırıp
sevdirmek, kolaylaştırmak, güçleştirmemektir.
Kaynak: Cep İlmihali, Mehmed Dikmen, Cihan
Yayınları
Namaz İnsanı Kötülüklerden alıkoyar
Kur'an-ı Kerim'de: "Sana vahyedilen kitabı oku!.. Namazı da
dosdoğru kıl (ve kıldır) Çünkü namaz edepsizliklerden ve fahşa'dan
(Şer'i şerife uymayan her türlü kötü fiilden ve amelden) alıkoyar.
Allah'ı zikretmek elbette en büyük(ibadet)dir. Ne yaparsanız
Allah bilir" hükmü beyan buyrulmuştur. İbn-i Kesir, bu Ayet-i
Kerime'nin tefsirinde İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Mes'ûd ve
diğer Sahabe-i Kiram'dan Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Gerçekten
namaz insanı her türlü kötülük ve fahşa'dan koruyacağını, hem
namaz kılıp, hem de şer'i şerifin izin vermediği işleri yapan
kimselerin hakkı ile ibadet etmediklerini" açıkça izah ettiğini
kaydediyor. Kadı Beyzavi; Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen şu
olayı zikrediyor:
Resûl-i Ekrem (sav) döneminde, her türlü kötülüğü irtikap eden
ensar'dan bir genç, namazını da asla ihmal etmemektedir. Meselenin
keyfiyeti Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirilince: "- O gencin asla
ihmal etmediği namaz, bir gün kendisini münkerden ve fahşa'dan
koruyacaktır" buyuruyorlar. Gerçekten aradan fazla bir zaman
geçmeden o genç; tövbe ediyor ve salih bir mümin oluyor. Esasen
ihlâsla kılınan namaz; insanı, her türlü münkerden ve fahşa'dan
muhafaza eder. Fahşa; şer'i şerife uymayan her türlü kötülüğün
ortak ismidir. "Fahişelik" kavramı da buradan gelir.
Kaynak: Cep İlmihali, Mehmed Dikmen, Cihan
Yayınları
|