51. Muâz radıyallahu
anh şöyle dedi:
- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni Yemen'e (vali ve
kadı olarak) gönderdi ve şöyle buyurdu:
"Muhakkak ki sen Ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun.
Onları, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resulü
olduğuma şehâdet etmeye davet et. Şayet buna itaat ederlerse,
Allah'ın kendilerine bir gündüz ve gecede beş vakit namazı farz
kıldığını bildir. Bunu kabul edip itaat ederlerse, zenginlerinden
alınıp fakirlerine verilmek üzere kendilerine zekâtın farz kılındığını
haber ver. Buna da itaat ettikleri takdirde, onların mallarının
en kıymetlilerini almaktan sakın. Mazlumun bedduasını almaktan
çekin. Çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur."
Buhârî, Zekât 41, 63, Megâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29-31.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 6; Nesâî, Zekât
46; İbni Mâce, Zekât 1
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, Muâz İbni Cebel'i Tebük Gazvesi'nden sonra
hicrî dokuzuncu yılda Yemen'e vali ve kadı olarak göndermişti.
Ayrıca zekât memurlarının topladıkları zekât mallarını teslim
almaya da onu vekil tayin etmişti. Peygamberimiz Yemen'i beş vilâyete
ayırmıştı. Muâz'ın gittiği yer Cened vilâyeti idi. Ehl-i kitap'tan
olan Yemen halkı yahudi idi. Onlara bir peygamber gönderilmiş
ve bir ilâhî kitap gelmişse de, zaman içinde itikadlarında sapma
olmuş ve şirke sürüklenmişlerdi. Bu sebeple davet edilecekleri
ilk şey sahih bir itikad olmalıydı. Onların Allah'a ve kendilerine
gönderilen bir peygambere inandıklarını, dolayısıyla böyle bir
davete ihtiyaçları olmadığını söylemek veya onları kendi dinleri
içinde imanları Allah katında makbul mü'min kabul etmek söz konusu
olamaz. Çünkü Kur'an onlara bu davetin yapılmasını emretmektedir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, dört halife ve onlardan sonra gelen bütün
halife ve yöneticiler Ehl-i kitâbı İslam'a davet etmişlerdir.
Şayet onların inancı makbul sayılsaydı Kur'an'ın pek çok âyeti
onları İslam'a daveti emretmez, Resûl-i Ekrem Efendimiz de onları
müslüman yapmak için uğraşmaz ve kendileriyle savaşmazdı.
Bir kimsenin İslam'ı kabul ettiği kelime-i şehâdeti ikrarıyla,
yani dil ile söylemesiyle anlaşılır. Bundan sonra o kimsenin uyması
ve yerine getirmesi gereken farzlar, emirler ve yasaklar vardır.
Çünkü bunların hepsi kelime-i şehâdetin muhtevasında mevcuttur.
Onların başında beş vakit namaz gelir. Peygamber Efendimiz de,
Muâz'a, kelime-i şehâdetten sonra uyulmasını isteyeceği ilk şeyin
günde beş vakit namaz kılınması olmasını emretmiştir. "Namaza
itaat ederlerse" denilmesi, önce namazın üzerlerine farz
kılındığını ikrar etmeleri, sonra da bilfiil namaz kılmak suretiyle
emre itaat ettiklerini göstermeleri gerektiği içindir. Namaz,
zengin, fakir, kadın, erkek aklı yerinde ve bulûğ çağına ulaşmış
olan her müslümana farzdır.
Namazdan sonra yerine getirilmesi istenilen ibâdet, yegâne mâlî
ibadet olan zekâttır. Çünkü malda zekâttan başka farz olan bir
hak yoktur. Zekât ise, sadece zengin müslümanların üzerine farzdır.
Zekât, zenginin malından fakire vermesi gereken paydır. Hangi
mallardan ne miktarda alınacağı, nasıl toplanacağı ve kimlere
verileceği, Peygamber Efendimiz tarafından bütün detaylarıyla
açıklanmış ve zekâtı toplamakla görevlendirilen kimselere tâlimat
olarak bildirilmiştir. Burada bunları tekrarlamamız söz konusu
olamaz. Bir kere daha hatırlamamız gereken, zekâtın son derece
önemli sosyal nitelikli bir ibadet olduğudur. Zekâtı verip vermemek
kişilerin kendi tercihlerine bırakılmış olmayıp, İslam devleti
bu maksatla kurduğu teşkilâtla bu farzın yerine getirilmesini
sağlar. Zekât memuru, malın en gözde ve en kıymetli olanını seçip
almaz. Bununla beraber en kıymetsiz ve kötü olanını da almaması
gerekir. Orta halli olanı alır.
Hadiste oruç ile haccın zikredilmemiş olması, bunları istenilmemesi
anlamına gelmez. Fakat namaz ile zekât Kur'an'da pek çok kere,
peş peşe ve birlikte zikredildiği için bu ikisinin öne geçirilip
misal gösterilmesiyle iktifa olunmuştur. İslam'ın üzerine bina
kılındığı beş esasa bunların da dahil olduğu herkesin bildiği
bir gerçektir. Bu sebeple burada bir noksanlık olduğu iddia edilemez.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kâfirlerle savaşılmazdan önce, kelime-i şehâdet getirerek
İslam'a girmeleri istenir.
2. Kelime-i şehâdet getirenin müslüman olduğuna hükmolunur. Namaz
ve zekât gibi farzları yerine getirmesi daha sonra istenilir.
3. Her gün beş vakit namaz kılmak, her müslümanın üzerine farzdır.
4. Zekât, zenginin malındaki fakirin hakkı olup farzlardandır.
5. Zekât toplamakla görevli memurlar malın en iyisini zekât olarak
alamaz.
6. Mazlumun bedduası mutlak olarak reddolunmaz.
7. Haber-i vâhid dinde delil olarak makbul ve onunla amel etmek
vâcibdir.
|